CUMHURİYETİMİZİN KURULUŞUNUN 96. SENEİ DEVRİYESİNDE  BAZI DÜŞÜNCELERİM. 


ali galip baltaoglu 1918’de Osmanlı Devleti, yani devleti Âliye-i Osmâniye  doğal ömrünü tamamladı. Zira her yaşlı gibi ömrünün son zamanlarını zelil olarak yaşadı. 13 Kasım 1918 günü  Adana’dan Haydarpaşa Garı’nda karşıya geçmek üzere bir istimbot ile denize açılan Mustafa Kemal, 55 parçalık İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemilerinden oluşan işgal donmasının Boğaza girişi nedeniyle 2 saatlik bir bekleyişin ardından hareket edebilmişti. Atatürk, gemilerini görerek ağlayan yaveri Cevat Abbas’a dönerek “Ağlama Çocuk, geldikleri gibi giderler” demişti.

O ihtişamlı devletten eser kalmamıştı. Osmanlı, kurucusunun ismiyle anılan bir devletti.  Çağ değişmiş, Osmanlı Devleti  çağa ayak uyduramamış, her devletin bir gün öleceği gerçeği gereği ölmüştü!

Mustafa Kemal Atatürk Diplomasi destekli bir milli mücadeleden sonra 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdu.  Devlet-i Aliye-yi Mustafayı kurmadı!  “Geldikleri gibi giderler” diyen bir lider olarak  yeni devleti, Türkiye Cumhuriyeti adıyla dünyaya ilan etti.   Mustafa Kemalin Cumhuriyetçi fikirleri olduğu saray ve ordu çevrelerince çok iyi bilinen bir olguydu.

Mustafa Kemal kısa ömründe, tecrübeleri istikametinde doğru bildiklerini uygulamaya çalıştı. Bazı konularda deneme yanılma yoluyla ilerledi ve 10 Kasım 1938’de vefat etti.  Sonradan gelenler, şartların elvermesinden ziyade   Batının o günkü menfaatleri gereği bastırmasıyla demokrasiye geçişi sağladı.  Dış baskı ile demokrasiye geçiş süreci bugün yaşadığımız bir çok sorunun kaynağı oldu.

Evet, demokrasiye geçişte sıkıştırılan

Cumhuriyet elitleri  çok büyük bir hata yaptı ve  İkinci Dünya Savaşından hemen sonra ABD’nin kucağına oturdu.  İsmet Paşa Almanya’nın yenileceğini gördükten sonra denge gözetmeksizin genelde Batıya özelde ABD’ye  yanaşmıştı. O günlerin sonrasında Türk halkına sağlanan demokratik hakların ve özgürlük rüzgarının bedeli çok ağır oldu. Ekonomik ve kültürel köleliğin temeli atıldı!

İsmet Paşa’nın  ABD’ye yanaşması Atatürk’ün vefatından hemen sonraya  dayanır. 1 Nisan 1939’da “Her konuda müsaadeye mazhar” ülke olarak tarif ettikleri ABD’nin  sanayi ürünleri için yüksek gümrük indirimi öngörüldü. Aslında çok şaşırtıcı değildi. Çünkü İsmet Paşa’nın Milli Mücadele öncesi ABD mandacısı olduğunu, Atatürk’ün zoru ve baskısıyla Milli Mücadele’ye iştirak ettiğini bu işlerin ehilleri çok iyi bilir!  İ

İstiklali tamme, bugünkü dille tam bağımsızlık diyen ve o günkü şartlar çerçevesinde   kapitülasyonlara son veren Atatürk dönemi bitmiş,  Cumhuriyet Dönemi’nin ilk “kapitülasyon anlaşması” imzalanmıştı!  Daha doğrusu Atatürk’ün vefatındansonra, 4 ay dayanmıştı!   Dolayısıyla sadece bu konuda anlatılan masalların son bulması için bile Türkiye Cumhuriyet Tarihi’nin tekrar yazılmasını düşünenlerdenim.  Zira nerede  ve neden düştüğünüzü göremezseniz nasıl kalkacağınızı  bilemezsiniz!

23 Şubat 1945’te ABD ile  “karşılıklı yardım anlaşması” imzalandı. Bu anlaşmayla Amerika’nın istediği bilgiler ABD’ye sağlanacak, zorluk çıkarılmayacaktı.   27 Şubat 1946’da Amerika’yla bir “kredi anlaşması” imzalandı ve 10 milyon dolar borç aldık.  Gerçi Atatürk döneminde de yatırımlar için sıcak paraya ihtiyaç vardı ve ABD, Almanya, Rusya ve İngiltere gibi ülkelerden borç alınmıştı; toplu iğne bile üretemeyen ülkede bazı  temel ihtiyaç maddelerini üretmek için yatırımlar yapılmıştı. Atatürk döneminde  ülke aleyhine  şarta bağlı kredi alınmadı. Paranın  nereye harcanacağı  ülke ihtiyaçları istikametinde belirlendi.  Ama bu alınan para farklıydı.  Bu parayla savunmaya yönelik askeri harcamalar yapılacaktı. ABD hurdaya çıkaracağı eski savaş araç gereçlerini mülkiyeti kendinde olmak şartıyla bize verdi!  Mülkün sahibi biz olmadığımız için onların istemediği yerde  kullanamazdık! Batıile ilişkilerde bu hep böyle oldu. Sattıkları silahların bile nedere kullanılıp nedere kullanılmaması gerektiğini hep onlar belirlemek istedi. Aksi takdirde gelsin ambargo!

 

12 Temmuz 1947 anlaşması ise bittiğimiz gündür!  Tam olarak Amerikan hegemonyasına Atatürk vefat ettikten, 8 yıl, 8 ay, 2 gün sonra girdik.  ABD mandasını İsmet Paşa hayata geçirdi! Amerikan askeri varlığı istihbarat birimleriyle birlikte içimize, harim-i ismetimize girdi.

O günkü şakşakçı basın, aynen bugünkü şakşakçı basın gibi çok güzel gerekçeler uydurdu. Bu durumu  bazı etkili ve yetkililerin ağzından yoksulluğumuza bağladı.  Mecburduk, yalnızdık, müttefiksizdik  dedi! Daha da kötü bir şey söyledi ki, hala inanmakta güçlük çekerim. “Çocuklarımız ABD sayesinde süt gördü, çocuklarımıza süt içirdik”, dedi!  Süt tozunu süt zanneden bu zatların çocukları bugün ülkeyi idare ediyor. Zihinsel yetersizliklerinin sebebi süt tozu mudur? Diye hep düşünürüm!

Büyük bir bilim adamı ve dava adamı olan Rahmetli Prof.Dr. Oktay SİNANOĞLU “1945-46-47 de Ankara’ya üs kurdular, Ankara’yı Amerikan askerleri bastı, ilkokuldayım gözümle gördüm der.” Aşağıdaki linke bkz.

https://www.youtube.com/watch?v=pdTY6gS15lo

Demokrasiyle birlikte ABD Türkiye’de etkinliğini artırdı. Büyük  bedeller karşılığı büyük para girdi.  Yollar yapıldı. Başta traktör olmak üzere bol miktarda tarım alet ve edevatı girdi.  Tarlasını öküzle süren çiftçi rahatladı. Üretimi artırıldı. Çünkü Türkiye’ye biçilen rol tarım ülkesi olmasıydı. Ciddi bayındırlık ve tarım atılımları, teknolojik aletlerin girmesi ve yaygınlaşması halkın iktidara olan teveccühünü artırdı.

Toplum mühendisliğini çok erken tarihlerde öğrenen müstemlekeci ABD ve Batı, ülkemizin tarım ürünlerine talipti. Tonlarca buğday alacak,bir traktör verecekti. Sistem buydu. Bunun için toplumun şuur altına seslenmeliydi. İnanılmaz şeyler yaptılar. Örneğin  1954’de “zeytinyağlı yiyemem aman basma da fistan giyemem aman” diye bilinen bugün bile bizi oynatan o güzel türküyü, yaptırdılar.  Zeytinyağımıza ve basmamıza talip oldular. Bu nedenle Vita yağı diye bilinen margarin yağını  ve sağlıksız  parlak  naylon giysileri halkımıza dayadılar! Basmamız  ve zeytinyağımız onlara lazımdı! Nitekim bizden bunları aldılar. Çaldılar desem daha mı doğru olur!

Ancak haddinden fazla ABD’nin kucağına oturan MENDERES, kendinden sonra gelen  diğer siyasetçilerimiz gibi  bu ülkenin bir evladıydı. Gidişatı gördü. ABD’ye gitti gerçek ihtiyaçlarımızı gündeme getirdi. Sanayileşmiyorduk. Enerjiye, Demir Çelik Fabrikasına vb.  sanayi ürünlerine ihtiyacımız vardı.  Var oğlu vardı. “Tarım ülkesi olmak Türkiye’nin kaderi” değil,  deyiverdi bir gün!    ABD ihtiyaçlarımızı karşılamayınca restleşti.    Rusya’ya yanaştı. Sovyetler Birliği’yle kredi anlaşmaları imzaladı. Enerji tesisleri açtı.  1960 yılının  Temmuz ayında ekonomik ilişkileri daha ileri taşımak için Moskova’ya gidecekti! Her şeyi planlamış, ancak  çok geç kalmıştı!

Ülke 1947’den beri ABD’nin tam kontrolündeydi. Sanayileşmek için ABD’ye arkasını dönme girişimi affedilmedi ve ABD tarafından planlanan 27 Mayıs darbesiyle devrildi ve ABD’nin içerideki mankurtları yoluyla infaz edildi.

Doğrusunu söylemek gerekirse, DEMİREL, MENDERES’in bıraktığı yerden devam etmeye çalıştı. Sovyet kredisi ile finanse edilen yedi sanayi tesisine imza attı.  25 Mart 1967 tarihinde imzalanan anlaşmayla;İskenderun Demir tesisleri   İzmir Aliağa Rafinerisi,   Seydişehir Aliminyum Tesisleri, Bandırma Sülfirik Asit Fabrikası, Artvin Lif Levha Fabrikası, Seyitömer Transmisyon Hattı, Paşabahçe Cam Sanayii ; Sovyetlerin  teknoloji  kredisiyle hayata geçti.  Büyük gürültü koptu. En çokta ABD’den maaşlı, basındaki ve siyasetteki hainler gürültü çıkardı.

1970’li yıllar ABD ile yaşadığımız ve ağır  bedeller ödediğimiz krizli yıllardır. O günün siyasetçileri rahmetli DEMİREL, ECEVİT,  ERBAKAN ve TÜRKEŞ’te çeşitli bedeller ödemişlerdir.

 DEMİREL 1967’de Sovyetler Birliğiyle ilişkiler babında söylediği  “Türkiye dış politikasını hislere ve husumetlere değil, milli menfaatlere göre ve akılcılık esaslarına müsteniden ayarlamak durumundadır” sözü ona,  bedel ödeten sözlerdendi. Her şeyiyle ABD’ye teslim edilen bir ülkede bunları yapmak çok zordu!

Bir türlü muktedir olamayan dışarıya rehinli  siyasetçilerin, yapabildiği hep sınırlı oldu. DEMİREL bu durumu,  “bizim yaptığımız selden kütük kapmak!” olarak tarif eder. Bu söz onun realitesini anlatıyor ve  elimiz kolumuz bağlı bizden  fazla bir şey beklemeyin anlamına geliyordu.

Zor yıllardır. Ünlü MİT müsteşarı devrin efsane adamı(!) Korgeneral Fuat DOĞU,  CIA ile aynı binada çalışan ve mensuplarının maaşını ABD’den alan istihbarat kurumumuzun başkanıydı. Bu zat Selçuk ÖZDAĞ’a 1988’de aynen şunları söylemişti:    “Sayın Özdağ, ben MİT Müsteşarlığı yapmadım, CIA’nın şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, ‘beni Sinop’a götür’dese, onu oraya götürmeye mecburdum…”

Peki ölmeden önce bu itirafı ile bize yol gösteren, muhtemelen ölmeden önce  bir çok pişmanlığı yanında götüren, Fuat Paşa gibi büyüklerimiz(!) varken,  bu milletin çocukları, bu milletin basını ne yapıyor: Bir bakalım:

Şu anda  bu satırları kaleme alırken karşımda BEYAZ TV  adlı muhafazakar bir  yayın organını seyrediyorum.  Hani şu üç harflilerle (cinlerle!)  olayları izah eden, adı büyük yolsuzluklarla anılan  eski Ankara Belediye Başkanı M.Gökçek’in oğlunun televizyonu. Telefonla bağlanılıyor. Halk rüyalarını anlatıyor. Programı sunan ve misafir  rüya yorumcusu bir taraftan peygamber sevdasını anlatıyor, dini kavramları istismar ediyor  diğer  taraftan da gaybtan haberler vererek halkı uyutmaya devam ediyor!  Hep güzel şeyler  söyleyip  umut veriyor.  Rüyası kötü sonuçlara işaret eden yok! Ninni söylüyor anlayacağınız.

İrrasyonaliteyle uyutulan halk ve muhafazakarlar, ABD tarafından gerçekleştirilen bir toplum mühendisliğinin eseri olduklarını  hiç  fark etmediler.  Aynı, bu ülkenin solcularının ABD manipülasyonlarıyla ABD’ye hizmet ettiklerini fark etmedikleri gibi! Bu nedenle milli olarak nitelenen solcularla diğerlerinin mücadelesi hep sürdü gitti.

Sağ cenahta, bu ülkenin dini dünyası bile ABD tarafından batınlik ve irrasyolite üzerine inşa edildi. Batıni anlayışların kökleri bizdeydi elbette, yoktan üretmediler!  ABD Mühendisliğini yaptı ama biz de çok yatkındık.

FETÖ  yıllarca bu milleti, rüyalarla, dini ve milli duyguların istismarıyla en üst düzeyden kandırmadı mı? Halbuki kandırılanlarda birazcık rasyonalite duygusu, bilimsel anlayış  ve fikri takip olsaydı aldanırlar mıydı?

Neyse ana konumuza  dönelim.

Tarih böyle çarpıtılınca Amerikancılık günahı bidayetten beri ABD mandacısı olan  İNÖNÜ’nün değil MENDERES’in üzerinde kalıyor. Devri iktidarında  solculara, sosyalistlere  en büyük eziyeti yapan; faşizmin her rengini hayata geçiren  İNÖNÜ, sonradan ortaya attığı ortanın solu kavramıyla solcu ve sosyal demokrat oluvermiştir.

ABD ile ilişkileri taa 1920’lere dayanan,  ABD’nin  Türkiye’deki  en iyi adamı  ünlü CHP’li siyasetçi Kasım GÜLEK’in ABD ile derin ilişkileri bilinmeyince,  Kasım GÜLEK, Fethullah GÜLEN  ilişkisi bilinmeyince,   GÜLEK’in eşi Nilüfer GÜLEK’in  Beylikdüzü’ndeki 70 dönüm araziyi Fethullah GÜLEN’in Fatih Üniversitesi’ne bağışladığı bilinmeyince, Nilüfer Hanımın kardeşinin Aylin RODOMİSLİ  adıyla   Amerikan ordusunda, Pentagon’da subay olarak çalıştığı bilinmeyince, Fethullah’ın ABD gizli servisleriyle, hükümetiyle ve dışarıyla olan tüm bağlantılarının 1995 yılında ölen Aylin RODOMİSLİ tarafından dizayn edildiği bilinmeyince, (ki Ayşe KULİN’in “Adı Aylin” romanı bu kadının hayatını anlatır!)   Kasım GÜLEK’in cenaze namazını Fethullah   GÜLEN kıldırsın vasiyeti bilinmeyince,  FETÖ işi, irticaya karşı her daim savaşı olan (!) CHP ve benzerlerine değil, muhafazakârların üzerine kalıyordu!

Bu sözüm yanlış anlaşılmasın, muhafazakârların sorumluluğunu görmezden geliyor veya aklıyor  değilim. Tam tersine  fetö işinde onların çok büyük cehaletinin ve ihmallerinin yattığına inanıyorum. Devlet yönetenlerin kandırılması söz konusu olamaz. Bu konuda  FETÖ’ye sempatiyle bakan dindarlara sorulacak sayısız soru vardır. Mesela;  Erbakan kandırılmadı ama  Erbakan’ın  öğrencileri olarak siz niye   kandırıldınız? Yoksa bir müddet ABD politikaları istikametinde kandırılmak  gibi bir strateji mi güttünüz?     Acaba İrrasyonaliteyle beslenen zihinsel düzeylerle  ve batıni anlayışlarla kuşatılmış   ruhlar  olarak kaldırılmaya mahkum musunuz?

Fetö ile mücadelede Kasım GÜLEK  konusunu CHP’ye vurmak için araç yapan Akit gibi gazeteler,  Komünizmle mücadele derneklerinde yoğun hizmetleriyle,  bilerek veya bilmeyerek ABD’ye hizmet ettirilmiş, bu konularda sağlam bir özeleştirisini pişmanlığını işitmediğim  Mehmet Şevket EYGİ gibi  mezhepçi anlayışın  gençlik liderlerini niye gündeme getirmez?   Dahası niye gazetesinde başyazar yapar?

Cevabı basittir aslında. Dini kodlar  tamamen aynıdır. Evliyalar, gavslar, mehdiler, bir hayat boyu yenen herzeleri bir gecede temizleyen şefaatçiler, cennet bonusları  vb!

Mevcut iktidar,  şu İngiliz ajanı Nazım Kıbrısi denen cahil şeyhin önünde diz çöken el pençe divan duran  yetkin ve etkin (!) vekillere ve partililere sahipken, FETÖ ile ABD ile gerçek anlamda mücadeleyi nasıl yapacak?  FETÖ’yü kendi çözemeyenler, FETÖ meselesinde at izini iti izine karıştırarak, Cumhuriyetimizin bekasını tehlikeye sokmuşlardır. Nokta…

Mamafih ben hayatımda ideolojik kör çok yobaz gördüm.  Atatürkçü  geçinen yobazlar da başka bir türdür.   Ülkenin bugünkü durumu biraz da onların  geçmişteki uygulamalarının sonucudur. Cumhuriyet balolarında yapılan Atatürkçülük mavralarıyla, belirli bir yere geldiler ve orada iflas ettiler!

Dönemlerinde başörtüsü gibi suni problemler üreterek, başörtülüleri ordu evlerine almayarak, üniversitelerden kovalayarak halkın tepkisine sebep oldular. Zerre kadar Atatürk’ü tanısalardı gam yemem!  Ancak salonlarda lüks semtlerde Atatürkçülük yaptılar. 15 Temmuz gecesinde, yoldan geçen tankları alkışlarla ve Atatürk posterleriyle karşılama  gafletinde bulunanlarda bu tür Atatürkçülerdi!  15 Temmuz başarılı olsaydı ocaklarına kibrit suyu dökülmüştü. Bunu akledemeyecek kadar basiretsizdiler.   Bu ve benzeri  siyasal davranışları devlete uzun yıllar egemen  kılanlar,  halktan koptular ve elitist yaklaşımlarının sonucu olarak yavaş yavaş gerilediler.

Bugünkü iktidar, doğrusu bunların çok ekmeğini yedi. Her sıkıştığında başörtüsünü gündeme getirdi, geçmiş yıllarda Hastane rezaletlerini, yol sıkıntılarını işledi. Sonuç aldı. 20 yıla yakın iktidarda kaldı. Demokrasilerde çok görülen bir durum değildi.

Sonuçta 20 yılda kendi elitlerini yaratan iktidar, halktan koptu, hırsızlık yolsuzluk şikâyetlerine duyarsızlaştı, geçmişte kendini laik veya Kemalist olarak tanımlayan elitlerin baktığı gibi halka bakmaya başladı. Yönetimde ehliyet ve liyakati hakim kılamadı. Bu nedenle son yerel seçimlerde çuvalladı. Kazanılmış İstanbul seçimini uydurma gerekçelerle iptal ederek, hem 1946 hileli seçimine  rahmet okuttu, hem de  halktan sıkı bir tokat yedi!  Anlayacağınız tüğ dikti!

Yürüttüğü İslamcı politikaların, yaklaşımların İslam dünyasında karşılığını göremedi. İslam dünyası emperyalistlerin kontrolündeydi. Ayrıca böyle olmasaydı bile başaramazdı. Çünkü günümüz dünyasının İslamcılıkları, Kurandan  değil beşeri ideolojilerden  beslenen, gerçeklikten ve bilimsel anlayıştan yoksun, olumlu  sonuç vermeyecek kirli uygulama örnekleriyle doluydu.

Bu nedenle  irrasyonel dış politika denemeleri başarılı olmadı ve hepsinden sonucu görülünce cayıldı. Yani  hep deneme yanılma yoluyla ilerledi. En pahalı öğrenme çeşidiydi bu!  Hakikatler  duvar olup çarptıkça bedeller büyüdü. FETÖ gibi bir bela da bunun eseriydi.   Fetö’nün büyümesinde, İslamcılık iddiasındaki iktidarın büyük payı ve desteği  oldu. ABD’nin içine yerleştirdiği zararlı  organizmayı, organizmanın İslamdan başka bir şey olduğu gerçeğini göremedi. Hala da görebilmiş değil! Bir çoğu Batı yetiştirmesi cahil şeyh bozuntularında İslam görüyordu!

Babası devrin ünlü şeyhlerinden olan Edip YÜKSEL’in geçenlerde bir videosunu izledim. Babasının itikadını  tasvip etmese de, fikirlerinde samimi olduğunu, namuslu olduğunu anlatıyordu. 12 Eylül öncesi dönemlerde Suidi Arabistan’dan  ve Arap  ülkelerindeki bazı kuruluşlardan Türkiye’deki şeyhlere, bazı din adamlarına   para verildiğini maaş bağlandığını,  hemen hepsinin bu paraları aldığını, babasının ise bu para ve maaş tekliflerini reddettiğini söylüyordu.

O günlerde cevabı aranmayan soruyu şimdi soralım. Arap ülkelerinden bağlanan maaşlar sizce nereden bağlanmıştır? İslam’da haram olduğu açık bir eylem  olan  dinden para kazanmamayı becermiş, Müslüman kalmayı başarmış kaç şeyh kaç hoca vardır bu ülkede?

Mevcut iktidarımız deneme yanılma yoluyla bir noktaya geldi. Beka meselesini görerek ittifak alanını genişletti. Şimdilerde Suriye’de ve Doğu Akdenizde güvenliğimize ve haklarımıza sahip çıkmaya çalışıyor.  Başta Rusya olmak üzere  Çin ve doğu ülkeleriyle ittifak kurma çalışmaları yaparken,  1947’de bindiğimiz  Amerikan kucağından inmeye çalışıyor. Soncu ne olursa olsun, doğru bir teşebbüstür. Bu ülkenin bekası ve nesillerimizin geleceği için biz ABD treninden inmek zorundayız. Bugün olmazsa yarın olacak ABD sadece bizim değil girdiği tüm coğrafyalardan defolup gidecektir. Geldiğimiz nokta itibariyle baktığımda  ülke olarak 15 Temmuz NATO-ABD  işgal girişimini ucuz bile atlattığımızı   söyleyebilirim. Fakat tehlike geçmedi.

Ülke olarak,  ABD ile giriştiğimiz  bir ölüm kalım savaşı gerçeğini görmek, düşmanca yaklaşımların sahibi Batıya karşı bir duruş sergilemek zorundayız. Bunu bir ve beraber olursak başarabiliriz.

Batının bize hazırladığı etnik ve mezhep ayrılıklarını tahrik eden  tuzaklara düşmek zorunda değiliz.    Batı bunu çoğu zaman  farklı devletler eliyle yapar, kimi zaman bir arap ülkesi, bazen de İran olur. Kimi zaman ise bizzat elimizle yapar. Arap ülkelerinin sahibi belli de, İran niye bu oyuna düşer diye sorarsanız, siz neden düşerseniz onlar da ondan düşer derim. Zira bu adamlar bizim tepkilerimizi bilirler. Bizden hangi reaksiyonu bekliyorlarsa o reaksiyonu doğuracak siyasal ve toplumsal vasatı hazırlarlar. Oyuna gelip pişmanlık göstermek akıl işi değildir. Akıllı olmak zorundayız.

İlk  sözüm,   Atatürk’e düşman olan, her kötülüğü kendinden değil de 81 yıl önce vefat etmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusundan bulan ve bu yolda dilinden hakaret ve kin kusan zevata! Daha Kerbala’nın hesabını görmemiş zihinsel seviyeye! Bugün ne kötülük varsa biliniz ki; bunun sorumlusu sizsiniz, biziz. Yani yaşayanlar. Ölmüşleri arkanızda bırakınız. Devletinize sahip çıkınız. Zira bu devlet yıkıldı mı, bu topraklar fiili işgal gördü mü, herkesin canı, malı ve  namusu  yok olacak. Bilmem anlatabildim mi?

Türkiye Cumhuriyeti  Devletini Atatürk  kurdu. Bugün sahip olduğumuz ve tam bağımsızlık için savaş içinde uğraş verdiğimiz, şehitler verdiğimiz bu devlet  hoşunuza  gitse de gitmese de Atatürk tarafından kuruldu. Bu devletin sahip olduğu vatan topraklarını koruyamazsak, başınıza gelecekleri tahayyül etmeniz için sınırınızın hemen ötesine bakmanız kafidir.

Atatürk elbette eleştirilebilir ama Atatürk’e hakaret edilemez. Kimsenin ölmüşüne hakaret edilemez.  Atatürk melek değildir, bir kuldur. Benim naçiz vucudum elbet bir gün toprak olacaktır, diyebilecek bilinçte bir kuldur. Türkiye Cumhuriyeti İlelebet yaşayacaktır, cümlesi ise temennisidir. Bu cumhuriyeti daha özgür daha demokrat daha ileri ve daha yaşanası bir devlet ve ülke kılmak  yaşayanların görevidir.

Atatürk’ün fikirlerini  uyguluyoruz diye faşizmden örnekler sergileyen ve yıllarca bu milletin başında boza pişirenler, mevcut iktidarın 20 yıl kalmasına sebep olarak  milletin güvenini kaybedenler, demokraside hizmet ve  rekabet ortamını kaybettirenler  nasıl Atatürk’ü araçsallaştırıp devlete ve millete ihanet ettilerse, Atatürk düşmanlığını kendilerine şiar edinenler, Atatürk’e antipatisini devlet politikalarında uygulama haline getirmeye çalışıp kendi elitistlerini yaratarak, gariban halkın sesini duymayanlar da bu devlete ve millet ihanet ettiler ve ediyorlar. Türkiye Cumhuriyeti bizim devletimiz, kruluşunu kutlamaktan da öte yaşatmak için canımız pahasına çalışıp ter gerekirse kan dökeceğiz.

Neyi tartışıyoruz? Cumhuriyeti Atatürk kurdu. Sende yaşat kardeşim.  Ha yaşatmayacağım diyorsan, padişahlık getireceğim, Osmanlıyı dirilteceğim diyorsan sana kötü bir haberim var! Ne ölüler dirilir ne de  nehir tersine akar!

İdeolojik olarak islamla,  Kuranla,  kültürle pek münasebeti olamayan  tersinden körlemiş  bir gurupta toplumsal düşmanlıkları körüklüyor siyasette prim yapıyor maalesef.  Onlara da söylüyorum. Abdülhamit öldü. Ölüyle hesaplaşamazsınız. Ölüye hakaretten bir bir şey elde edemesiniz. Adamın sevenleri var, bırakın sevsinler. Hiçbir yaşayan ve ölmüş hiçbir  ölümlüyü, putlaştırmayalım. Eleştirilmez ve dokunulmaz kılmayalım.  Herkesin en azından hizmetlerini teslim edelim Doğrusu sol kesimin çokça eleştirdiği II. Abdülhamit’in çağında devleti yöneten olarak büyük hizmetleri de var. O şartlarda, o kaotik günlerde gerçekleştirdiği   eğitim reformunu  hala havsalam almaz!

Atatürk dahil Cumhuriyetin tüm elitleri Abdülhamit’in açtığı mekteplerde yetişti.  Onu eleştiriyoruz diye hakaretler, İlerici Atatürkçü, devrimci olduklarını söylüyorlar. Şayet Atatürk’ü gerçekten seviyorlarsa, bu duygularında samimi iseler,  bu gerçek dahi tek başına  onun için  rahmet dilemek, en azından galiz hakaretlerle anmamak  için yeterlidir.

Bu ülkede Atatürkçülerin de Atatürk muhaliflerinin de ortak sünneti, ölmüş veya yaşayan tüm  liderlerini ululamak, hatta putlaştırmaktır. Bu  gelenek ise Şamanizm’e ve atalar kültüne kadar dayanır! Kültürle gelen yanlışları düzletmek o kadar kolay değil.

Bizim barışa kardeşliğe birliğe ve beraberliğe ihtiyacımız var. Bırakalım birileri inansın birleri inanmasın. Bırakalım birileri alkol kullansın birileri kullanmasın. Bırakalım birileri örtünsün birileri örtünmesin. İnsanların fikir, kanaat ve inanç alanlarına girip haddimiz aşmayalım. Allah’ın karar vereceği alanlarda başkalarını rencide edecek sözleri fikir ve kanaat özgürlüğü adı altında ifade etmeyelim.

10 Ekim 680 Kerbala olayı vuku buldu. Peygamberimizin torunu Hüseyin ve 70 kadar adamı şehit edildi. O günden bugüne, 1339 yıl 20 gün geçti. Bu kavga hala bitmedi! Bunu dava edinen sayısı milyonları geçen  insan bu yolda öldü.

Aziz Barthelemy Günü’ne denk düşen 24 Ağustos 1572  tarihinde Katolikler 70-90 bin arasında  silahsız  Protestan’ı kadın ,çoluk,çocuk kestiler. Tarihte buna Saint Barthelemy

Katliamı adı verilir. Avrupa bundan sonra iyice kaynamış  30 yıl savaşlarına, sahne olmuştur. Avrupa tarihi boyunca din savaşları ve çatışmaları hiç eksik olmadı  ve   milyonlarca insan öldü. Fransız İnkılabından sonra bir düzen kurdular. Bu düzen hukuk düzeniydi, hukuk devletiydi. Batıda laiklik ilkesi de bu nedenle ortaya çıktı.

Siz bugün, 447 yıl 2 ay 6 gün geçmiş Saint Barthelemy Katliamı’nın davacısı bir batılı protestan örgüt  biliyor veya  görüyor musunuz?  Neden görmüyorsunuz, düşünün lütfen. Bizm Kerbala daha eski (1339 yıl) ve daha az can kaybı (70 kadar) var. Onların Saint Barthelemy’si çok daha yeni,  447 yıl. Can kaybı tam bir facia 70-90 bin arası! DÜŞÜNÜN!

Coğrafya kaderinizdir. Dostlar, coğrafya kaderinizdir.

Atatürk bu kadar yapabildi. Tayyip Erdoğan bu kadar yapabiliyor!  Milli konularda  iktidar da, muhalefet de duracağı yeri bilmezse; elimizdeki vatan toprağını koruyamaz ve Atatürk’ün kurduğu ve bize miras bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti’ni kaybederiz. Gökkube  hepimizin başına yıkılır. Bakın Aselsan’daki genç mühendislerimizin ruh sağlığı artık düzeldi. Sık sık intihar etmiyorlar! Prof.Dr. Engin ARIK’ı hatırlıyor musunuz? Isparta uçağı düştüğünde ekibiyle birlikte vefat etti. Kaza dediler! Eşrefe Bitlis’in düşürdükleri uçağı, içinde kaza demişlerdi.

Fizikçi Prof.Dr. Engin ARIK Hanım Nükleer yakıttan çok daha güçlü madde TORYUM üzerinde çalışıyordu. Dünya’daki Toryum  yataklarının %70’i Türkiye’de  imiş. 50 ton Toryum Türkiye’nin bütün enerji ihtiyacını karşılıyormuş. Bir ton Toryum, bir milyon ton petrolün enerjisine denkmiş! Üstelik uranyum gibi değil temiz enerji imiş!

Kısır çekişmelere mahkum edilen bizlerin elinden hazineleri çalınıyor fark etmiyoruz. Tekrar ediyorum Coğrafya  kaderinizdir. Atanız İbn Haldun bunu yüzyıllar önce söyledi! Hatırlayın lütfen!

Bu vatan üzerinde neyin kavgasını yapıyoruz. FETÖ şunun eseri bunun eseri, bırakın bunları. Fetö  başımıza geçirdikleri 50 yıllık bir ABD çorabı.  İstihbarı ABD’ye 1947 de teslim edilmiş tüm aciz siyasetçilerimizin ve idarecilerimizin bunda payı var. DEMİREL, ECEVİT, Kenan EVREN,  ÖZAL,  GÜL,  ERDOĞAN, herkes ama herkes sorumlu. Kimin ne kadar sorumlu olduğunu tespit ettiğinizde elinizde sadece bir ceset kalır. Ülkeye hiçbir şey kazandırmaz. Bugün bu hain yapıyla veya kimler  mücadele ediyorsa ona ve onlara destek vermek gerekiyor. Bütün siyasi partiler bu yapıya karşı uyanık olmalıdır.  Muhalefet partileri iktidar partisine bir yandan destek verirken diğer yandan bu konuda yapılan hatalarıyla yüzleştirmeli sıkıştırmalıdır. Dikkat ederseniz PKK gibi FETÖ de konsomatris misali, bir o masaya bir diğer masaya koşturarak  Türkiye düşmanlarının masasını şenlendiriyor!

Coğrafyamızda savaş büyük. ENERJİ SAVAŞLARI YAPILIYOR. Bütün empayalist devletler bu nedenle Suriye’de ve Doğu Akdeniz’deler. Kaynaklar tükendikçe tehlike artıyor.   Bugün ve gelecekte sadece toryum yatakları nedeniyle  bile işgal projelerinin hedefi olacağız. Çocuklarımızı bu gerçekle yüzleştirmek ve geleceğe hazırlanmak zorundayız. Bilmem anlatabildim mi?

Fikir hür,yorum serbest;ihanet yasak! Ülkemin farklı düşünen tüm ideoloji müntesiplerine ve milletimize sesleniyorum.   Tayyip Erdoğan muhalifleri, lütfen muhalefet hislerinizi düşmanlıkla ifade etmeyiniz. Bu hisleri memleket menfaatleri  önüne geçirmeyin. ERDOĞAN bugün var, yarın yok. Aynı tavsiyeyi Erdoğan fanatiklerine de yapıyorum.   Özellikle FETÖ ile ilgili ifadelerinize dikkat ediniz.  Her muhalefet sesini FET’cü ilan etmeyin. Çoğu zaman “ele verir talkını kendi yutar salkımı pozisyonuna” düşüyorsunuz. FETÖ bu ülkede siyasetten azade büyümedi. Bu tür tavırlar  ülkenin en önemli  meselesi FETÖ işini sulandırıyor!

Ülkenin milliyetçileri, dindarları, dini ideolojilere inanan insanları; aynı vatanda yaşadığınız insanlara, devletinizin kurucusuna, sizden farklı yaşayan ve inananlara muhalefetinizi düşmanlık boyutuna taşımayın. ABD’nin bu ülkenin solcularını,sağcılarını, Atatürkçülerini nasıl kullandığını unutmayınız.

Yunanistan 1974’de protesto için Nato’nun askeri kanadından ayrılmıştı. Tekrar dönmek istediğinde  Türkiye’nin vetosuyla karşılaştı. 1977’den 1980’e kadar uğraştılar ancak  Türkiye’deki zayıf hükümetlere bunu kabul ettirmediler!

1980 darbesinden sonra  NATO  Başkomutanı  General Rogers,Evren’in kapısına   Nutuk’un İngilizce basımı bir kitapla geldi:Atatürk sağlığında Venizelos ile iyi ilişkiler geliştirmiş, yüzyıllar süren düşmanlığı sona erdirmiş, şimdi aynı fırsat sizin elinizde sayın EVREN,” dedi. Bu minval üzerine giden konuşmanın sonunda EVREN,  “Atatürk’ün ne kadar büyük, ne kadar ileri görüşlü  olduğundan,  yurdunu istilaya gelen ve onları destekleyenleri mağlup ettikten  hemen  sonra onlara dostluk elini uzattığını” söyler.  “Onun hisleriyle değil aklıyla hareket ettiğinden, düşmanlıkları unuttuğundan, doğruyu tatbik ettiğinden” bahsederek, “Yunanistan ve Türkiye’nin dost olması gerektiğini” söyler. Atatürk’ü tanımayan generale Atatürk’ü tanıtır!  General Rogers,  EVREN’i Atatürk güzellemesiyle  KIVAMA GETİRDİĞİNİ  anlar ve  “Haklısınız Sayın EVREN. Atatürk de yaşasa sanırım meseleye böyle yaklaşırdı” diyerek, imzayı atar ve EVREN’in gönlünü mutmain kılar!

Muhtemeldir ki, EVREN, o gün, ikinci ATATÜRK olmanın kıvancıyla mutluluktan uçarak yatağına girer!

Mesele çözülmüş EVREN’in bir sözüyle veto kalkmıştır!  Yunanistan başbakanı Yorgo RALLİS, Nato’ya geçiş gerçekleştiği gün,   Türkiye’ye karşı diplomatik bir zafer elde edildiğini söyledikten sonra,  Artık Kıbrıs sorununa NATO içinde de sahip çıkabileceğiz” der.  Bunlar  yaşanırken EVREN yönetimindeki ülkede Solcular ülkücüler ve İslamcılar, yüzbinlerce genç işkenceden  geçiyor, cezaevlerinde gençlere Atatürk ilkeleri cop marifetiyle saydırılıyordu! Atatürk’ü zerre tanımayan Atatürkçülükten  ilkeleri sayabilmeyi anlayan,  Atatürkçülüğün çapı  ve dahi kapasitesi buydu!

Bu nedenle bizim tarihimiz kendi kalesine gol atan devlet ve siyaset adamlarıyla doludur. Hele 2. ATATÜRK olma hevesiyle hareket edenler ülkenin başına türlü çoraplar örerler!  Sonuç olarak Yunanistan ve Türkiye arasındaki ihtilafların hiçbiri çözülmemiş olup hâla devam etmektedir!  Çünkü PKK, Emeni  soykırım tasarısı, Kıbrıs vb. gibi olaylar  ABD istemedikçe çözülmez! Muhatap ABD’dir!

Ne diyelim. Allah memleketimizi aklıyla hareket ettiğini düşünen ve  söyleyen ancak hisleriyle hareket eden,  masada kaybetmeye mahkum, ehliyetsiz, donanımsız ve vasıfsız tüm sağcılardan, solculardan, İslamcılardan, Milliyetçilerden, Atatürkçülerden  ve her türlü izmcilerden  korusun Yine  bu çerçevede  günümüzde hala  sultan, padişah,  halife ve 2. Atatürk  olma hevesine kapılanlar varsa, bunlardan Allah’a sığınıyoruz.   Bizim tek adamlara değil çok adamlara ihtiyacımız var. Tek adamlar yalnız ve güçsüzdür. Çok adamların  yanlarında ve arkalarında da gözleri vardır! Dikkatleri ve rikkatleri dağılmaz. Çok daha az hata yaparlar!

Cumhuriyetimize, vatanımıza  geleceğimize nesillerimize sahip çıkalım. Türkiye Cumhuriyetini kuran Gazi Mustafa  Kemal Atatürk’ün rahmetle anıyorum.  Nice Cumhuriyet bayramlarına erişmenizi, bizden sonra gelecek, fikri hür vidanı hür,  irfanı hür hayırlı nesillerin, bizim yapamadığımızı yapmasını,  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni  tam bağımsız ve özgür kılmalarını,   insanlık onuruna yakışır  ve yaşanır kıldıkları vatanımızda  Yüzyıllarca Cumhuriyet bayramları kutlamalarını diliyorum.

Son söz Üstad Cemil MERİÇ’ten olsun.  “ Evladım! Diye haykırdı; bu ülkede ilerici, gerici, sağcı, solcu yoktur. Namuslu insanlar ve namussuz insanlar vardır.”


Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.